Yarın konferans(!) vereceğim. Bu nasıl bir ödevdir yahu? Bir öğrenci nasıl konferans verebilir ki? Üstelik de bir sayısal öğrencisi Orhan Veli hakkında konuşacak…
En azından bölüm dersim olsaydı. Ama yok illa bir uyuzluk yapacak ya. Acaba Betül’ü nasıl sinir edebilirim diye düşünüyor. Bir de ukala, kendini beğenmiş, göbekli egoistin teki. Adımı söyleme gereği bile duymuyor. Konferansı şu şiir yazan kız versin dedi.
Belki o küçük aklın almıyor olabilir ama her bebeğe doğduğunda bir ad verilir. Hatta bunu nüfus cüzdanına yazarlar. O ülkenin vatandaşı olursun. Bütün ömrün boyunca sana orda yazan ad ile seslenirler falan. Hah işte ondan bende de var. Ve bana o şekilde seslenmen gerek. Ne demek şu şiir yazan kız ya!!! Biz hoca deyince bile suç oluyor fakat sen ana avrat düz gitsen ses çıkmıyor. Peki bütün bunlar neden? Sadece üniversite diploman olduğu için. Hani diyorlar ya okumakla adam olmuyor diye. İşte onun resmisin sen tatlım…

ÖSS stresi diye bir şey yoktur. ÖSS dönemi yoğunlaşan “çevre baskısı” vardır.
Baskı; yakınlık derecesiyle doğru orantılı olarak şiddetlenir. Bunun dışında bu şiddeti etkileyen diğer etmenler kabaca şu şekilde sıralanabilir;
-Okumuşluk düzeyi,
-Ben yapamadım sen yap tutumu,
-Ya hocaya, ya kocayacılar,
-Aman sende ne ÖSS’si diyen canlar, ciğerler.
Eğer yakın çevre okumuş, yazmış ya da ucundan da olsa mürekkep yalamışsa, ağzınızı tuvalet niyetine kullanma eğilimine sahiptirler. Tabi biliyor ya okumanın(!) ne demek olduğunu, illa başına kalacak.
Bir de “Ben şunu çok istedim de olamadım. Sen ol bari.” Tutumu var. Beyaz sana çok mu yakışıyor, şak diye “Doktor” etiketini yapıştırıyorlar. (Bir de adının başına Dr. geriyorlar. Amaann pek de havalı oldu…) Neden illa tıp diye tutturuyorlar anlamıyorum. Hani bir de kızlık var ya özde. Okumazsan alan dürzü(!) besler seni. (Onu da bulabilirsen. ) Ama yok artık” Ben eşek gibi çalışayım, hatun yesin.” Diyen tipler. Herkes kendi rahatının peşinde…
En sevdiklerim ise adam sendeciler. Bir tek babam öyle ama. O da ayda yılda bir görüşüyoruz, muhabbete limon sıkmayayım politikası izliyor kanımca. Ama ağzı açıldığında da tıptan mühendisliklerden aşağısını düşünmüyor bile. Bende “Tabi babacığım.” deyip, susuyorum. (Aynı politikayı bende izliyorum işte.)
Uzaktan akıl vermek kolay. Tamam, anladık sen yaşadın bunu ve birçok kişi daha…
Ama benim için ilk.
Bilmem anlatabiliyor muyum?
Sadece Türkiye mi böyle yoksa diğer ülkelerde de böyle saçmalıklar yaşanıyor mu? Mesela kaç ülkede öğrenciler üniversiteyi kazanacağım diye depresyona giriyor? Ya da sadece okumak istediği için öldürülüyor? Kaç ülkede insanlar yaşamak için 12.000 YTL ödemek zorunda?...
Memleketini, köyünü, evini kaç kişi sırf saçma bir kan davası yüzünden terk ediyor? Kaç tane aşiret ağası 300.000 YTL değer biçiyor yaşama, diğer ülkelerde?
Peki devlet adamları? Hangi ülkede valiler “Sen kimsin de benim vatandaşıma ahkâm kesiyorsun?” demek yerine “Gel bir orta noktada buluşalım.” diyor?
Kaç tane küçük çocuk vardır ki dünyada, geceleri hayvanları alıp Muş’ dan Ağrı’ ya kaçıyor?
Birisi anlatsın bana lütfen kaç ülkede küçük çocuklara akıl almaz işkenceler etmenin bedeli gün geçtikçe düşüyor.
Canım ülkemde artık sokaklar kerhaneden daha ucuz, yaşamanın bedeli ağalar(!) belirliyor…

Elma…
En sevdiğim meyve olmasa da çok sevdiğim bir meyvedir. Bir kere ucuzdur elma. Her kesimden insanın evinde bulunur. Meyve denince akla ilk gelen isimlerdendir. Sonra birçok çeşidi vardır bu harika lezzetin. Kırmızısı, sarısı, yeşili… Tatlısı, ekşisi, sulusu, serti…
Hart hart yenilebilecek bir meyvedir. Öyle soymak, dilimlemek gerektirmez. (Mesela nardan sırf o taneli hâli yüzünden nefret ederim.) Özel bir hazırlık da istemez. (Ananas gibi naz yapmaz.) Önce yıkarsın sonra haamm… Hele bir de kazağına sürersen kaşıkçı elması gibi parlar.
Suyu elinden aşağı koluna doğru falan da akmaz hani. Nedir o suyu kolun dirseklerine kadar inen meyveleri yerken çekilen işkence. Sanki yemememiz için özel dizayn edilmiştir. Ama elmanın öyle kaprisleri yoktur işte. Her boyutta ve her renkte, her yerde yenilebilme özelliğine sahip ender meyvelerdendir. Kendine has o elmamsı kokusu da ayrı bir güzellik katar. Ama artık kokulu bir yiyecek bulmak hayal oldu o da ayrı bir mevzu.
Unutmadan bir de şekeri vardır elmanın. Yerken ağzım gözüm şeker olur. E ne yapayım lolipop gibi ha deyince ağzının içinde çeviremiyorsun ki şu meledi. O da ısırılarak yenilebilir ama. Çıtır çıtır şeker kütür kütür elma…
Ayrıca fantastik bir de geçmişi vardır. Yasak meyvedir en başta. Adem ile Havva’nın cennetten atılmasına sebeptir. Sonra Kırmızı Başlıklı Kız’ın (kanımca başlığın kırmızılığı da elmadan geliyor.) başına musallat olmuş cadının büyülü meyvesidir. Hatun meyveyi yer ve nakavt. Cadının istediği olur ama Beyaz Atlı Prens ( tamam atın beyazlığı elmadan kaynaklanmıyor.) gelir ve bir öpücük kondurur bizim baygın prensese ve mucizevî bir şekilde ayaklanır bizimki...
Uzun lafın kısası bence meyvelerin şahı elmadır. Isıra ısıra yenilesi, çöpü de sınıf arkadaşlarının kafasına fırlatılası bir meyvedir…
(Dip Karalama: Bence yasak meyve elma değildir. Muhtemelen başka bir şeydir o. Ama dedim ya meyve deyince akla ilk gelen objelerden biri olduğu için üzerine böyle bir kara sürülmüştür. Yalandır. Elma masumdur.)
Geçen hafta sonu İzmir’deydim!
Gerçekten de anlatılanlar kadar güzel bir şehir. Ya zaten deniz kıyısında olması yetiyor. Yaşanabilir şehir dediğin bir kere denize sıfır olmalı zaten. İzmir’i bir bilen olmadığı için yanımızda pek gezemedik adam akıllı ama yine de güzeldi. Özellikle de İzmir’e varmadan önce uğradığımız yerler. Önce Meryem Ana’ya gittik.

Harika bir mekândı. Yeşilin bol olması zaten yeterli benim için. 
Sonra da Efes’e gittik ve ben orada kendimi kaybettim. Hep istemiştim gidip gezmeyi ama dediğim gibi bir istek cümlesinden öteye gidememişti bu durum. Zaten aniden karar verdik bu geziye. Pamukkale dönüşü hadi İzmir’e gidelim diye pervasız bir deyiş çıktı ağzımızdan ve İzmir’e gittik. 
Bir sürü de fotoğraf çektim.





Bu da orada bulduğum bir başka güzellik. 


Benim beceriksiz ellerimle ancak bu kadar çekebildim. Asıl görülmesi gereken o şeker şeyin gözleriydi ama olduğu yerde durmuyordu ki muzur şey. Adı Cana ya da buna benzer bir şeydi. Muhtemelen almandı. Annesi kara kuru bir şey; babası da iri kıyım bir adamdı. Ama kızları dünyalar tatlısı değil mi? 
Sonrasında ise bir alabalık çiftliğine gittik. Neredeyse alabalık yedirteceklerdi bana ama Nuh dedim peygamber demedim ve her zamanki gibi Betül’ün fendi babasını yendi. 